Image
21 Eylül - 2017 2.00

Bu Kitabı Okuyalım -Ömer Faik Numanzade HATIRALARIM

Azgur’dan ‘’Molla Nasrettin’’e

‘’Bütün düşüncelerin din mövhumatına, bütün mübahaselerin Sünni -Şia lığa, bütün sohbetlerin mümin-kafirliye, bütün umut ve kaygıların cennet ve cehenneme, bütün yad ve hayallerin köhneliğe bağlandığı bir zamanda bir memleket de ilk açılan bir milli mektebin muvaffakiyeti ancak bu kadar ola bilirdi’’.

O, henüz çocukken iki seçim karşısında kalmıştı. Ya molla okulunda okuyup, atasının dediği gibi Kuran okuyup, ölü yıkayacak, ya da ki yeni tipli okulda tahsil alıp gelecekte sanat sahibi olacaktı.

O iki yıl ayracında çabalıyordu. Uzaktan Çar Rusya’sının uçsuz- bucaksız ordusu Osmanlı ile savaş için yola çıkmıştı ve onların köylerine yaklaşmaktaydı.

Bütün köy ahalisi ve askerleri, onların atlarını heyecanla izliyordu, böyle bir zamanda Ömer de bu heyecandan mahrum kalmamak için molla okulundan kaçar. Kaçmasının cezası gibi ertesi gün falaka cezası nasip olacağına göre dostu İsmail’le birlikte hükümet okuluna gider.

Onun bu hareketini asası destekler, anası ise karşı çıkar: ‘’Ömer’im, sen onun- bunun sözüne bakma, o kâfir okulunu bırak, yine o Müslüman okuluna git, Kuran oku, adam olmaya çalış, oğlum’’.

Ömer ise kendi seçimini yapar: falakanın, saatlerle yerde oturmanın, zoraki şeriat derslerinin olmadığı, şen çocukların okuduğu, eğlenceli, korkusuz derslerin yapıldığı hükûmet okulunu seçer. Rusçası zayıf olduğundan babası onu keşişin yanına ders almaya gönderir.

Geleceği görebilen baba birkaç yıldan sonra Ömer’i Gori okuluna kabul edilmesi için okula dilekçe yazar. Ömer Gori’ye kabul olsa da, anasının ısrarlı ve babasından gizli işler sonucunda orada okuyamaz. Babası onun molla olmasına karşı idi: ‘’Diyelim ki, oğlum molla oldu, hayrı ne? Büyük işi ne olacak, namaz kıldırmak, ölü yıkamak. Müslümanlar için bundan büyük sanat yok, galiba’’.

Lakin annesi oğlunun İstanbul’dan gelen efendiler gibi olmasını, orada molla olup, sonra köye dönerek büyük adam olmasını istiyor. Bunun için de kocası Ömer’in hasta bibisini ziyaret etmek için Goki köyüne giderken oğlunu kardeşi Osman enedi ile birlikte İstanbul’a gönderir.

‘’Hatıratlar’ ’da Ömer Faik ‘’Molla Nasreddin’’ jurnalini çıkarana kadar çocuklukta geçtiği, yaşadığı büyük bir hayatı takdim etmektedir. İstanbul’da okuması, oradaki hükümet aleyhine faaliyetti sonucu zindana atılması, vatana döndükten sonra ana dilinde okul uğrunda mücadele yürütmesi, ilk öğretmenlik faaliyeti ve nihayet, ‘’Qeyret’’ matbaasını satın alarak Azerbaycan matbuatında halen gündemde olan ‘’Molla Nasrettin’’ jurnalinin tahsis etmelerine geniş şekilde olayları takdim eder. Aynı zamanda, Azerbaycan’ın şehirlerinde dönemin durumunu, Tiflis’teki ermeni-Türk savaşını sebepleriyle geniş şekilde, aynı zamanda tarafsız formada takdim eder.

….Böyelikler, Ömer Faik Gori yerine İstanbul’a gider.

‘’Anacım! İstanbul çok büyük ve güzel şehirdir.. Dayımın yanındayım. İyi okuyorum, senin duanla çabuk adam olurum’’.

İstanbul’dan anasına yazdığı bu mektupta yazdıklarına bakmayarak Ömer anasının istediği adamlardan olmaz. Çünkü Fatih medresesinde de aynı Azgur’daki mollaların geçtiği usulle ders anlatılıyordu. ‘’Hatıralar’’da yazıyor ki: ‘’Çoüu zaman elimde kitap: nesre, nesra, neseru, neserata, neserne… ezberlerken uykuya gider, saatlerce öyle kalıyormuşum ki, dersten gelen dayım ayağı ile sinirli-sinirli vurarak beni zorla uyandırırdı’’.

Bu şekilde zorlu günlerin birinde Osman efendi ile birlikte Sultan Selim mescidine giderken ‘’Darüşşafak’’ mektebi, oradaki neşeli çocukları görür. Dayısı mektepte iken evden çıkarak oraya gider, çocuklarla müdürle konuşur, burada okumak istediğini söyler, ancak dayısının izni olmadan okumasının olduğunu bildirir.

Darüşşafak Mektebi 

Ömer Faik’in 1883-1891 yıllarında tahsil aldığı bu mektep Altunbuynuz olarak bilinen yerdeydi. Burada dördüncü sınıfta okurken babasının ölüm haberini alır. Anasına gönderdiği mektupta Ömer yazıyor ki: ‘’Babamın ölümü beni de ölü durumuna getirdi. Gözlerim kararmış, kalbim durmuş, beynim donmuş gibidir’’.

Bu mektepte artık şeriat dersleri ile birlikte fizik, kimya, kozmografya, dersleri verilir, haftada bir defa mektepten dışarı çıktıklarında elde ettikleri gazete ve dergilerden, edebiyat örneklerinden Namık Kemal’in sultan istibdadına karşı yazdıklarını okuyup dünya görüşlerini zenginleştirirdiler. Darülşafak artık sultana karşı isyan ocağına dönüyordu.

Nihayet, yenilikçi görüşlü talebelerle okul rehberliği arasında çatışma çıkmaya başlar, talebeler rehberliğe karşı hücuma geçer, isyan yatıştırılır, esas iştirakçiler hapis edilir, diğerleri sopa ile cezalandırılır. Ömer Faik’e 30 sopa ve bir ay hapis verilir. Kuru tahtanın üstünde yatmakla, kuru ekmeğe muhtaç olmakla geçen hapis hayatından sonraki iki ay hastanede yatmak zorunda kalır.

Mektebi bitirdikten sonra Ömer Faik Galata Posta ve Telgrafhanesinde ‘’Morid’’ şubesine tayin edilir. Burada çalışırken Avrupa’dan gelen gazeteleri okurken hayli dünya görüşünü zenginleştirir, harici gazeteleri okuması yasaklansa da, gizli yolla Avrupa’dan gelen haberleri okur, dostlarıyla birlikte toplantılar yapar. Lakin bütün bu yaptıklarının takip edildiğini, hapis olmaları için fırsat arandığını, yakalandıkları taktirde denize atılacaklarını biliyordular, bunun için de tehlike anında kaçarlar. Galata limanında harici gemiye binerler. Batum’da gemi kontrol edilirken hiçbir belgesi olmadığı için Ömer hapis olunur. Bir ay hapisten sonra Batumlu Osman efendinin sayesinde salıverilir ve Azgur’a geri döner.

Gâvur Ömer

Anası ve akrabaları onu molla kıyafetinde beklerken, tanınmış ruhani görmek istedikleri halde o köye ilmi mübahaseler yapmaya, dünyevi ve şeriat müzakere etmeye başlar. Bütün bunlara göre ona köyde ‘’Gâvur Ömer’’ adı verilir. Azgur’da okul açmak isteğine onay verilmediği için Tiflis’e gider, lakin orada da iş bulamadığına göre, 1894 yılında Şekiye gider. Şeki’de o, büyük sürprizle karşılaşır.  Çünkü Şeki ahalisi Kafkasya’da ilk defa olarak usulü -cedit üzere düzenli bir Türk okulu açmıştırlar. Ömer Faik bu okulda öğretmenliğe başlar, Türk dili, tarih, coğrafya, hesap ve imladan dersler demeye başlar. Özellikle, imla derslerinde öğrencilere modern hayatın üstünlüklerini izah eden Ömer Faik az da olsa, bu yolla cehaletle savaşmanın mümkün olduğunu belirtir: ‘’Bütün düşüncelerin din mövhumatına, bütün mübahaselerin Sünni -Şia lığa, bütün sohbetlerin mümin-kafirliye, bütün umut ve kaygıların cennet ve cehenneme, bütün yad ve hayallerin köhneliğe bağlandığı bir zamanda bir memleket de ilk açılan bir milli mektebin muvaffakiyeti ancak bu kadar ola bilirdi’’.

Bu okulu Sünni Müslümanlar açtığı için, Şii çocukları az geliyordu, bunun için de Sünnilerde ayrı yaşayan Şiiler de kısa zamanda kendi okullarını açarlar, Gori bitirmiş Tehmasip isimli öğretmeni okula davet ederler. Daha sonra Şeki’de üçüncü bir okul açılır.

Şeki’deki faaliyeti süresinde Ömer Faik Ahundov’un ‘’Mesteli Şah’’ piyesini sahneler.  ‘’Mösyö Jordan’’ rolünü de kendi oynar

İnsanların aşırı cehaletine itiraz olarak bir defe öğretmen Abdulla bey Efendizade ile birlikte Zeyid köyüne giderken yolları ‘’Öksürük’’ pirinin yanından geçer. Burada bir ağacın üstündeki ipleri gören Mner Faik kibrit çakarak bunların üzerine atar ve pir yanmaya başlar. Alevin yükseldiğini gördüklerinde hızla oradan uzaklaşırlar. Köye geldiklerinde ise iki öğretmen köpeklerin saldırısına maruz kalırlar, bunu kendi aralarında şakalaşarak pirin gazabı gibi düşünürler.

Şeki’de olduğu sürede Ömer Faik’i düşündüren asıl problemlerden biri kadın hukukları ile bağlı idi: ‘’ Her tarafta olduğu gibi burada  da kadın hukuku yok idi. Kadınlar erkeklerin tam manasıyla esiri ve kulu idiler’’. Ömer Faik’e göre şeriatın ve erkek istibdadının zulmünden yalnız kadınlar kendi iradeleri ile çıkabilirler, çünkü başka hiç kimse onlara yardım etmeyecektir.

1896 Yılı yazında Şeki’de hastalandığı için Ömer Faik Gence’ye gider, Gence’nin durumu onu derinden sarsar. Bu devrin Gence’sini şu şekilde tasvir eder: ‘’Bu yüce ve azametli Şah Abbas Mescidinin kapı ve bahçesi namaza gelen aftafalı müminlerin çokluğundan görünmüyor. Burası her gün, her saat karınca gibi kaynıyor, çünkü koca bir milletin mukadderatı burada hal olunuyor. Deste-deste ibadete gelen cemaatin başları burada ruhanilerin eteklerine doğru eğiliyor… Ulu bir kütlenin benliyi burada yerlere seriliyor. Genç, yaşlı, okumuş, okumamış, hepsi burada, yalnız kendi yaşayış ve sadet umudunu ruhanilerden diliyor. İşte Nizami’nin vatanı olan Gence’nin 1896 yılındaki hali!’’.

Ömer Faik umutla yeniden Tiflis’e gider, ancak burada hiçbir şey yapamaz: ‘’Görüştüğüm ziyalıların çoğu hükumet taraftarr, çalışanı, korkak, dinci, sarayda, Mirze Feteli’nin yerinde olanlar ise milli medeniyetten, ilimden uzak kara Rus kuyrukları idiler’’.

1989 da Ömer Faik yeniden Şeki’ye gider. 1900 Yılında ise ilk defa Bakü’ye gelir. Bakü’de tek başarının Kızlar okulu olduğunu gören Ömer Faik kapitalizmin geniş vüsat aldığı bu şehri şöyle tasvir eder: ‘’En büyük Türk milyonerleri, en nüfuzlu ahundalar, en büyük fanatik, en korkulu maarif düşmanı,  en önde giden millet haini buradaydı’’.

Bakü’yü terk eden Ömer Faik Şamahı’ya gelir, 1900-1902 yıllarında burada kalır, tarikat mollaların fanatik kütleyi talaması, kütlenin ruhanilerin elini, ayağını ‘’bu kısmet olmadıkta’’ ise atının ayağını öpen insanlardan iğrenerek gelecek yazıları için materyaller toplar. Ömer’in buradaki öğretmenliği 1902 yılında baş veren depreme kadar sürer. Depremde yıkıntılar altında kalan, her şeyini kaybeden Ömer Faik hanımı ile birlikte Ahıska’ya döner.

‘’Şarki-Rus’’ Gazetesi

Nihayet ki, Ömer Faik isteğine kavuşur. Muhammedağa Şahtahlı’nın sahibi ve editörü olduğu Türkçe yayınlanan ‘’Şarki-Rus’’ gazetesinde yazmaya başlar. Lakin kısa sürede editörle arasında sıkıntılar olmaya başlar. O, gazetede daha çok yenilikçi düşüncelerin, ruhaniliğin aleyhine yazdığı, Şahtahlı ise mollaların yazılarını yayınladığı için aralarında tartışma yaranır. Ömer Faik yazıyor ki, bütün bunlara rağmen o, bensiz, ben onsuz olamıyordum. Çünkü sabahtan akşama kadar parasız çalışacak birini bulamazdı.

Ömer Faik’in bu devirdeki bir .. Tiflis’te elde satılan kitaplar arasında ‘’Kemalüddövele mektupları’nı alması ve onu yayını ile meşkul olması olur. Onun elde ettiydi nüsha esasında sonralar ‘’Kemalüddövle mektupları’’nı Ağamalıöğlu yayınlatır.

‘’Şarki-Rus’’ gazetesinde çalışırken Ömer Faik’in dokunduğu mevzular için mollaların mescitlerde Arapça değil, halkın anlayacağı Türkçe hutbelerin okuması ile, kadınlara yapılan  zulmün aradan kaldırılması, Türk dilinin inkişafı ile ilgiliydi. Bu konuda o yazıyordu ki: ‘’Bana öylegeliyor ki, müstakil dil ve edebiyatı olmayan bir milletin siyasi istiklali de sağlam olamaz’’.

M.Şahtahlı sahibi olduğu matbaanı borçlandırdığı için satmak kararına gelir. Ömer Faik matbaa başkalarının eline geçmesin diye satıcı dostun Meşedi Alesger Bağırov’dan 7 bin manat para alarak Mirze Celile verir ve matbaayı satın alarak adını ‘’Geyret’’ koyarlar.

 Matbaada ilk kitap Ömer Faik’in ‘’Neşri- Asra Devlet’’ isimli Rus inkılabından bahs eden eseri  olur. Artık matbaa sahibi olan Ömer Faik ve Mirze Celil yeni planlar yaparlar. Lakin Ömer Faik’in ‘’Toprak’’ jurnaline Türkiye tahsilli olduğu için yayına izin verilmez. Mirze Celil’in ‘’Nevruz’’ gazetesine de izin verilmez. Lakin nihayet, Azerbaycan yayıncılığının en büyük değerlerinden   olan ‘’Molla Nasrettin’’ jurnalinin yayınına nail olurlar. Ömer Faik yazıyor ki: ‘’Jurnale olan rağbet ancak ve ancak geniş kitle tarafından idi. Beylerden, devletlilerden, ruhanilerden etek-etek küfür, lanet, nefret yağıyor, emekçi adlandırılan aşağı tabakadan ise saygı artıyordu’’.

Ömer Faik’in şeriatla mücadelesinde esas yeri milli kimlik alırdı. Azerbaycan halkının kendi Türk gibi değil, Müslüman gibi isimlendirmesi başka aydınlar gibi Ömer Faik’i de sinirlendiriyordu. : ‘’Ey Kafkaslı Türk, Sen çoktan İslam gayretini çekiyorsun ve bu gayretle hatta kendi varlığını, kendi adını kaybetmiştin. Sen İslam uğrunda o kadar çalışmış, akide kavgalarında o kadar zarar görmüş, o kadar yorulmuşsun ki, sonunda bu gün onların adlarını çekmek istemeyip yalnızca Müslüman olmak hayaline kapılıyorsun’’.

Molla Nasrettin jurnali Ömer Faik’in şeriat ile mücadele yaması için geniş bir meydan idi.’’ Birkaç günlüğe’’ isimli makalesinde yazıyordu ki: ‘’Biz Molla Nasrettin’iz. Bizim işimiz vahşi adetlere gülmektir, bizim hizmetimiz yılan-kurbağaya sataşmaktır.

Ömer Daik hatıralarını ‘’Molla Nasrettin’’ jurnali ile bitirir. Artık onun karşısında 1937 yılında kurşunlanmasına kadar devam eden aydınlık bir yol var.

‘’Hatıralar’’da olmayanlar

Ne yazık ki, Ömer Faik’i hatıralarını bitirmesine imkan vermediler. ‘’Hatıralar’’, ‘’Molla Nasrettin’’ jurnalinin faaliyete başlama mevzusuyla bitiyor. Ömer’in yaşadığı her bir detayı etraflı  izah etmesi, şunu gösteriyor ki, ister ‘’Molla Nasrettin’’ dönemi, ister de 1937 yılına kadar olan hayatını daha etraflı şekilde yazacaktı.

‘’Molla Nasrettin’’in yayına başlamasından 6-7 yıl sonra işler Mirze Xelil’le onun planlattırdığı şekilde gitmez. 1912-1915 Yıllarında  Ömer Faik imzası matbuatta görülmüyor. Bu devirde hem Ömer Faik, hem de Mirze Celil hastalandığı için, aynı zamanda jurnal baskıları artığı için ‘’Molla Nasrettin’’ daha önceki gibi yayınlanamıyordu. Nihayet, 1915 yılında Ömer Faik yeniden makalelerini yazmaya devam eder. Ve 1915 Yılında ‘’İnkılap’’  gazetesinde makalesi yayınlanır. Ele aldığı mevzu ise, I Dünya Savaşı ve onun doğurduğu acı sonuçlar.

Şubat burjuva inkılabından sonra Ahıska’da Sovyetlerin nezdinde oluşturulmuş milli komitelerin rehberlerinden biri de Ömer Faik olur. Bu komite çerçevesinde Ömer Faik maarifçilikle meşgul olur, Müslüman ahalisinin inkişafı için çalışıyordu. Onun teşebbüsü ile öğretmenler kursu açılmıştı. Gürcistan’ın bağımsızlığından sonra Ömer Faik Gürcü baskıları artmaya başlar. 1918 Yılında ev hapsine alınır, bir yıl sonra ocakta   ise köylüler arasında siyasi tebligat göre hapsedilerek üç ay Tiflis’te Metex kalesine atılır. Lakin onun hapsi hem Gürcistan’da yaşayan aydınların, hem de Azerbaycan’daki kalem dostlarını kızdırır, bu konuda yazılar yazılır.

1920 Yılında Ömer Faik ‘’Emekçilerin Gözü’’ jurnalinin editörü, ‘’Yeni Fikir’’ gazetesinin editör heyetinin üyesi, 1921-1922 yıllarında Gürcistan inklap komitesinde oluşturulmuş Müslüman sektörünün başkanı olarak çalışır. 1920 Yıllarının sonlarındaysa Gence Köy Ziraat Yüksekokulu’nun başkanı olarak çalışır. 1927 Yılında hizmetleri ve hastalığı dikkate alınarak ömürlük emekli maaşına bağlanır.

Ve ömrünün son çağında Ömer Faik okuyacağınız bu hatıraları yazmaya başlar. Başı belalardan ayrılmayan Ömer Faik, belki de, son günleri olduğunu hissetmişti. Bunun için de gelecek için gördüğü işleri detaylı şekilde yazmayı düşünüyormuş. Ama Sovyet’in aydın kıyımı ondan da teğet geçmedi. 1937 Yılının temmuz ayında Ahıska’da hapsedilir, üç ay sonra kurşuna dizilerek öldürülür.

Böylece, hatıralar yarım şekilde kalır. Ama zengin kaynaklarladolu yarım…

Dilqem Ahmed

Not: Bu yazı ‘’Hatıralarım’’ kitabındaki Dilgem Ahmet beyin kaleme aldığı Önsöz  kısmıdır. Bu kısım Azerbaycan Türkçesi’nden Türkiye Türkçesi’ne çevrilmiştir.

XAN HATIRA EDEBİYYATI -3

XAN Neşriyat /2015

Hcim:21

Sipariş No 014

Kitap sipariş adresi: www.kitabevim.az

Ahıska Türklerini Tanıtma ve Resim Sergisi

06 Mart - 2017

Uşak Üniversitesi'nde eğitim gören Ahıskalı gençlerimiz 04.03.2017 tarihinde "Ahıska Türklerini Tanıtma ve Resim Sergisi"programı düzenledi. Programa Ahıska T&...

AGB 6. Yönetim Kurulu Toplantısını Düzenledi

10 Kasım - 2016

5.10.216 tarihinde Ahıskalı Gençler Birliği 6. Yönetim Kurulu toplantısı Ankara'da "Göçmenlere Yardım Dernegi"nde gerçekleştirildi. AGB Genel Başkanı Orman...

"Modern Zaman ve İnsan Trajedisi: Ahıska Sürgünü"

14 Kasım - 2016

Kafkas Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyati Bölümü tarafından Ahıska Türklerinin vatanından sürülüşünün 72. Sene-i de...

Yorum Yap